Perşembe, Eylül 5

Kaç Zil Kaldı Örtmenim? | Filiz Aygündüz



2012'nin Eylül ayıydı. Tanışmamızın mevsimi sonbahardı; kitabın baş kahramanının Diyarbakır'la tanıştığı mevsim... Eşimin askerliği süresince yolculuk yaptığımız kitaplardan biri oldu Filiz Aygündüz'ün 'Kaç Zil Kaldı Örtmenim?'i. Önce Cihat okudu kitabı. Telefon konuşmalarımızda dahi bahsi geçti, "mutlaka okumalısın, okuduğum en özel kitaplardan" diyordu Cihat. Acıtarak biten ve hakkında biter bitmez satır satır konuşturan öğretmenin hikayesinin kapısını aralamam hiç uzun sürmedi bu yüzden.

"Dağlı gözüyle, şehirli göğsüyle ısınırmış." diyerek Diyarbakır'a görür görmez ısındığını anlatırken yazar ilk cümlesiyle, ısınıverdim ben de artık dahil olduğum hikayeye... Bazı kitaplar vardır, sizi anlattıklarıyla çok uzaklara götürmezler, alıp kendinize getirirler sizi, size sizden bi'şeyler anlatırlar, içinizi okur gibi tıpkı... Bakışından belliydi dersiniz ya, öyle işte...

 1995 senesinde Diyarbakır'ın Silvan ilçesine tayini çıkan 23 yaşında bir öğretmenin hikayesi bu. Yeni bir hayata başlıyor genç öğretmen kitabın arka kapağında dediği gibi, "İstanbul'daki güvenli evinde, televizyon haberlerinde seyrettiği "uzaktaki köy"de." Otuz iki minik ve bir büyük 'aşk'ın rehberliğinde... Caydırmaya çalışanı çok oluyor, lakin Diyarbakır "gel" diyor ona sebebini sonradan anlayacağı biçimde ısrarlı... Uzaktaki şehre gittiğinde duyduğu ilk Kürtçe sözcükten tıpkı 'were' (gel)!

Yıllardır burnumuzun dibinde duran bir gerçek vardı... Yıllardır; kendimizi bildik bileli aslında; sökülmüştü de dikilmesi için alfabe gerekiyordu sanki. Ve bir başka dil... Filiz Aygündüz'ün kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığı kitapta değindiği pek çok hassas konu var. Bunların başında kuşkusuz Diyarbakır'a geldiği daha ilk gün karşılaştığı yabancılık hissi yalnızlığı doğuran, "ne yani burada insanlar anlamadığım bir dilden mi konuşuyor?" çıkarken dudaklarından. Tüm politik gerilimlerden uzakta büyüyen, Doğu ile ilgili bildikleri öncelikli olarak terör algısı üzerinden oluşan her insanın yaşayacağı türden bir yabancılık yaşadığı... Lakin zamanla, tanıdıkça, yaşadıkça önyargıları sıyrılıveriyor yavaş yavaş üzerinden. Belki daha önce hiç böylesi yakından görmediği samimiyetle ve masumiyetle karşılaşıyor minik öğrencilerinin gözlerinde. Makyajsız bir dünyayla tanışıyor; içi dışı bir.

Kitap ilerliyor, kitabın üzerine eşimle karşılıklı aldığımız notlar ayaklarımı yeniden zamanın sokaklarında dolaştırıyor, sonra o sınıfta, o öğrencilerin heyecanlı ve bir o kadar medet uman bakışlarında... Burnumda tebeşir kokusu...

 
Altını çizdiğimiz öyle çok satır var ki... Aralarından zoraki seçerek ilerlemek istiyorum; çalan zille beraber:
 "Gözünüz aydın, öğretmeniniz geldi." diyor okul müdürü öğrencilerini yeni öğretmenleriyle tanıştırırken. "İyiden iyiye coştular bunu duyunca. Elimi öpenler, zıplayıp zıplayıp sarılmaya çalışanlar; kollarını boynuma dolayanlar... Derse ne zaman başlayacağımı soruyorlar. En fenası koca koca gözleriyle gözümün içine bakıyorlar heyecanlı, ama sanki medet umar gibi. O an kalmaya karar verdim. İstanbul'da beni böylesine bekleyen kimsenin olmadığını düşündüm bir an... Çocukların gözlerinde gördüğümdü, gitmemem gerektiğine beni inandıran."

İçinizi ısıtıyor insan ilişkileri gittikçe, anlatılan onca acının, gösterilen onca yaranın arasında. Belki çocukluğunuzda yaşadığınız mahalleye götürüyor sizi, sokakta delice koşarken size göz kulak olan komşularınızı çağırıyor zihninize... 'Kaybolmuş bir kentin eskicisi gibi makineleşmeye karşı duyguları toplar buluyorsunuz kendinizi.'*


"Gülümsedi. Gencecik gülümsedi. Silvan'daki kadınların çoğu gibi, onun da yaşı gülümseyişinde saklıydı. Elleri ateşte, bedenleri hayatın içinde, zamanından erken yaşlanmıştı çoğunun. Gerçek yaşları ise güldüklerinde belli oluyordu ancak." 
İki dünya koyuyor kitap en başından karşınıza. Biri sadeleşmiş bir hayatın zor yükünü sırtlanmış, diğeri kolaylaştırılmış bir hayatın kibirli ve ağır çantasını... Gözünüz, gönlünüz kitaba kayıyor...


"Dokunsam ağlıyorlardı ve gülüyorlardı dokunsam... (...) Sabahları beni görünce mutlu olan otuz iki çocuk vardı. Gördüğümde mutlu olduğum. Başka hiçbir şeye benzemeyen. Öyle güzel seviyorlardı ki, huzur veriyordu yanlarında olmak... Sebebim oldular hiç bilmeden..."

Yeniden okuyorum altını çizdiğimiz satırları; ellerimi uzatıyorum sıcacık... Çocuklar diyorum, tıpkı resim defterlerine çizdikleri çiçekler kadar güzeller. Bir arkadaşımız dillendirdi, henüz 2 gün geçti üzerinden; "güllerin ateşten doğduğuna inandım hep"** dedi... Sahiden... Tıpkı onun inandığı gibiydi belki, gül gibi tüm çiçekler doğuyordu ateşten...

Sonra "biz de yapalım!" diye not aldığımız bir paragrafa dayanıyor gözlerim. Ahmet Arif'in şiirindeki gibi 'çayı kardan demleyen' Mehmet öğretmenle sohbet ilerliyor.

Bayramlar geliyor, sınıflar süsleniyor. Çocukların heyecanı çocukluğunuzun mutluluğuna dolaşıyor, beraberinde içinizi de sızlatarak. "Bayramları her çocuktan biraz daha fazla seviyorlardı belki. Onaylanmış mutluluk! Bugün sevinebilirsiniz, bugün bayram. Bu yasak değil!" Üzerine susuyor insan her seferinde 'burdan' 'oraya' bakarken...

“Öyle bir severek bakıyorlardı ki yüzüme; hasta yatan anneleri ya da ablaları gibi… Bu kadar karşılıksız sevilmedim hiç.” diyordu minik yüreklerin biricik örtmenleri… Emindim aynı yerde gözlerimizin nemlendiğine, belki hasretle… Şimdi bunları okurken diyorum, nasıl olmak istemez insan o öğretmenin yerinde ya da o çocukların… Zaman ve durduğumuz yer öyle çok alıkoyuyor ki bizi yüreğimizdekileri göstermekten… Ertelediklerimizi sırtımıza yük yaparak yaşıyoruz. Herkes hasret böylesi temiz ve karşılıksız sevilmeye lakin öylesine cimri sevgisini göstermeye… Hal bu olunca, daha da anlamlı insanın okuduklarından gördükleri. Kıt kanaat yollarda lakin geniş zamanlarda bir sevmek bu…


Kitap durup durup sizi bamtelinizden vuruyor nitekim. Her biri hissedilerek yazılmış onca cümle, sanıyorsunuz ki içinizden kopup gelmiş her biri. İnsanız benziyoruz birbirimize… Hayata uzaklaşmadan önceki halimizi izler gibi bazen, bazen gördüklerinden de ötede… Zamanı, anlayışları, ayrımları ters yüz etme çabası… Anlamak için susmak gerekiyor biraz, onca kavganın ortasında diyorsunuz keşke bir an herkes susabilseymiş. Ve anlamak için doğmak gerekiyormuş insan karşısındakinin doğduğu yerden…

İçinden geçtiğimiz cümlelerden bir demet yapıyorum şimdi, susarak anlatmak için…



“Sözlere hiç gerek yoktu. Uzun uzun anlatmaya çalışmalara da… Samimiyetin sözsüz dili Türkçeden de, Kürtçeden de daha anlaşılırdı…”
"Ev dediğinde aklına ne geliyor? Belli bir adres mi sadece? Bazen dışarıdan örülü duvarların içindeyken ev, bazen de içinde ördüğün olur. Sen istersen evi içinde de taşırsın."
"Bazı geçmişler, bazı lafları kaldıramaz, incinir..."
"Ayrılığın bir kokusu vardır. Metalik, sessiz ve soğuk… Her geçen gün daha da keskinleşen bir koku..."
“ “Örtmenim” dedi, “size bir şey diyecem. Bugün defterlere bakacaksınız ya… Kaplamamızı söylemiştiniz. Ben üçünü kaplayabildim. Elime para geçince kap kağıdı alıp öbürlerini de kaplayacağım…” Öylece kalakaldım. Sekiz yaşında bir kız çocuğu… “Elime para geçince…” Onun yaşında bir öğrencinin göstereceği mazeretler belliydi: Unuttum, babam kap almadı, yarın kaplayacağım vs… Emine’nin cümlesi kendi sorumluluğunu bizzat kendisinin taşıdığını gösteriyordu. Ailesi köyde yaşadığı için, dedesiyle kalıyor, her işini kendisi görüyordu. Defterlerinden yalnızca Emine sorumluydu. Ve biliyordum ki dediğini yapacak, kimseden bir şey beklemeksizin eline geçen ilk parayla defterlerini kaplayacaktı. Bana toka almaya kalkmasaydı bu işi halledebilirdi, ama o böylesini tercih etmişti…” ”
“Anneleri dünya tatlısı bir kadın: Gülan Teyze… Türkçeyi konuşurken zorlandığı için ara sıra kızlarından yardım isteyişi… Bulamadığı kelimede gözlerine yerleşen keder... Anlatamamak ne fena…”
"Farklı saflarda yer almış, sevdiklerini kaybetmiş iki sevgiliyi, iki kardeşi, iki babayı ya da hep söylenegeldiği gibi iki anneyi yan yana oturtup dinleseler, hangisinin biz’den, hangisinin onlar’dan olduğunu bilmeden… Sadece gözünün yaşına baksalar… Kimin kim olduğunu ayırt edebilirler mi? Ya da bunun bir önemi olur mu? Giden aynı yaşlarda, acı aynı büyüklükteyse… Tartılabilir mi?”
“O beni sevdikçe daha da hırçınlaşıyordum, benimki yetmeyecek endişesinin ezikliği içinde…”
“Bana söz verdi, bir gün çayı kardan demleyip içeceğiz.”

Toplamak zor bunca dağılmışken, yeniden... Sustuğumuzda söylenmiş daha çok şey var; kapıyı aralık bırakıyorum şimdi ben… Başında da dediğim gibi acıtarak bitiyor hikaye, gözü yaşlı ve her seferinde belki aynı kaderi yaşayıp duran çocuklarla, kırık dökük terkedilmiş koca bir aşkla satır satır konuşturup çokça susturuyor…  Öfkelendiriyor, "başka bir çaresi yok muydu, böyle bitmemeliydi" dedirtiyor...Anlatıyor, anlatıyor…

'Kaç zil kaldı örtmenim?' hikayesine sizi de çağırıyor…
* Hüseyin Eroğlu
** Gülşen Çağan






Dip Not: Bu kitapla tanışmam da büyük emeği olan ve bundan henüz haberi olacak sevgili blogdaş Seyhan'a teşekkürlerimle... (;





Ayrıca bu kitabı okuyan dostlarımıza  aynı konulu 'İki Dil Bir Bavul' adlı belgesel filmi de izlemelerini ısrarla tavsiye ediyorum.






Filiz Aygündüz Kimdir?

1971 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik bölümü mezunu. Çeşitli liselerde matematik öğretmenliği yaparken, Topaz, Go, Cosmopolitan dergilerinde serbest muhabir olarak çalıştı.

1995 yılında Duygu Asena’nın çıkardığı kadın dergisi Kim ve kültür sanat dergisi Negatif’e yazmaya başladı. 1999 yılında öğretmenlikten istifa etti. Aynı yıl, Asena’nın dergileri kapandıktan sonra Milliyet Gazetesi kültür sanat servisinde ve Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik yapmaya başladı.
2007 yılında Milliyet Gazetesi kültür-sanat servisi müdürü oldu.
Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra 2008’de derginin genel yayın yönetmenliğine getirildi.

Halen Milliyet Gazetesi kültür-sanat servisi müdürlüğünü, Milliyet Sanat dergisinin ve Milliyet Gazetesi'nin çıkardığı aylık kitap eki Milliyet Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

Hakkında Yazılanlar:

2 yorum:

Cihat Albayrak dedi ki...

Okuduklarımız hakkında yazmak okuma eyleminin kendisi kadar keyifli.

Hele ki o kitabı ikimiz de okumuşsak ve aynı ya da ayrı yerlerin altını çizip notlar almışsak...

Senden daha fazla yazı bekliyoruz. Eminim blogunu takip eden herkes aynı fikirdedir :)

Seni seviyorum, eşin Cihat :)

Ebr-i Nisan:) dedi ki...

Kesinlikle sevgili eşim (:

Beraber okunan kitaplar, sevgili dostlarımız bizim onlar (: Senden sonra okumayı seviyorum,(benden sonra çizdiklerimi yazdıklarımı okuman gibi tıpkı)altını çizdiklerinle konuşmayı,aldığın notları merakla okumayı... tanıştığımız kitap kahramanlarıyla... nasıl da kalabalığız, ne güzel (:

Nasıl unuturuz Hiçkılif'i :))

Sonra bi bakmışsın Çavdar Tarlasında Çocuklar! (:

Seviyorum seni, her gün yeniden...fazlasıyla...

ne diyordu şiir bugün, "parmağımızdaki yüzük mezar taşı..."

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...



Counters
Free Web Counter